menü resmi

Amerikan Romancılığı

Hemingway ve Dos Passos, ruh çözümlemelerine girmeyen, duygusallıktan uzak ve yalın bir üsluba dayanan bir roman türü geliştirmişlerdi.

Amerikan yazarı Ernest Hemingway (1898-1961) en ünlü romanı Silahlara Veda’yı 1929’da yayımladı.

Amerikan Romancılığı Hemingway

Hemingway çocukluk yıllarını, hekim olan ve tedavi için sürekli olarak Kızılderililerin arasına girip çıkan, o arada, Güney Michigan bölgesinde avlanmayı gelenek haline getiren babasının yanında geçirmiş, bu arada kendisi de yaman bir avcı, usta bir balıkçı olmuştu. O yıllarını dolduran bu iki spor onu bütün yaşamında ve girdiği bütün uğraş alanlarında etkileyecektir. I. Dünya Savaşında, on dokuz yaşında, gönüllü olarak bir Amerikan sağlık birliğine katılmış, italya Cephesine gitmişti, burada ağır biçimde yaralanmış ve bir yıl kadar hastanede kaldıktan sonra gümüş Muharipler Madalyası almıştı. Bu olay, onun, yaşama sevincini, savaşın saçmalığını, anlamsız kıyıcılığını daha bir bilinçle kavramasını sağlamıştı. Hemingway, Amerika’ya dönünce gazeteciliğe başladı. Ortadoğu’ya ve Yunanistan’a gönderildi. Hearst grubu gazetelerinin muhabiri olarak Paris’e yerleşti; orada, Amerikan kökenli yazar ve sanatçılarla (Ezra Pound, William Carlos Williams, Gertrude Stein) tanıştı.

Hemingway, 1923’te, “Poetry” dergisine şiirler yazarak sanat hayatına girdi. Aynı yıl dergilerde ilk öyküleri görüldü; bunlar daha sonra iki cilt halinde “Çağımızda” ve “On Öykü” başlıkları altında yayımlandı. Anılan öyküler Hemingway’in ilk gençliğindeki ya da savaş günlerindeki izlenimleriyle doluydu ve yazarın daha sonraki sert, yalın üslubunu haber veriyordu. O arada bir roman yazdı: “Güneş de Doğar” (1926). Anlık duygulara, isteklere karşı kişinin içinden kopan bir tepkinin karşı koyması ve bu tepkinin ahlaki bir nitelik kazanması, kişinin kendisiyle mücadelesinin kendinden ve içtenlikli bir biçimde verilmesi, “Güneş de Doğar”da başlayan bu anlatım biçimi bir üslup haline gelerek sonraki yapıtlarında sürecektir: ilkbahar Selleri (1926), “Kadınsız Erkekler” (1927). Ama Hemingway üslup sorununu asıl “Silahlara Veda”da gerçek anlamda çözecektir.

Amerikan Romancılığı

Bu ilk üretim aşamasından üç yıl geçtikten sonra yayımladığı “Öğleden Sonra Ölüm” (1932) Hemingway’in sanatı için bir dönüm noktası oldu. Bu romanda olaylar birinci kişinin ağzından anlatılır; konuşma ve olayın kendisi iç içe gelişerek yeni bir anlatım tekniği yaratır;

Mark Twain’den alarak geliştirdiği bu teknikle Hemingway Amerika‘da ve ingiltere’de geniş ölçüde taklit edilecek yeni bir yol bulmuştur. Ama Afrika’nın Yeşil Tepeleri”nde (1935) röportaj anlatımına dönüştürerek yarattığı bu anlatımın bütün inceliklerine hiçbir taklitçisi varamayacaktır.

1940’ta yayımladığı ve ispanya iç savaşını anlattığı “Çanlar Kimin için Çalıyor?”dan sonra Hemingway’in bir sessizlik dönemine girdiği görülür. On bir yıl sonra yayımladığı “Nehrin Ötesinde ve Ormanın İçinde” (1951) adlı romanı başarılı sayılmamıştır. Çoğu eleştirmene göre Hemingway artık bir düşüş grafiği içinde bulunmaktadır. Ama hemen ertesi yıl “ihtiyar Adam ve Denizle büyük ustalığını yeniden kanıtlayacaktır. Onun yalnız Amerika’nın değil, çağımızın en büyük yazarlarından biri olduğu kabul edilmektedir. 1954Nobel Edebiyat Ödülü “yitik kuşağın” bu büyük temsilcisine verilmiştir.

Hemingway 1961’de Idaho’daki evinde, av tüfeğiyle intihar etmiştir.

Amerika’dan Avrupa’ya geçip, Nice’te, Roma’da, özellikle de Paris’te yıllarca bohem hayatı yaşayan, ve “yitik kuşak” diye anılan yazarların arasında Gertrude Stein, Ezra Pound, Hemingway’in adları geçer. John Dos Passos (1896-1970) da bunlardan biridir.

Şair, romancı ve oyun yazarı olan Dos Passos, Portekiz kökenlidir. Yüksek öğrenimini Harvard Üniversitesinde yapan Dos Passos imgecilerin ve Gertrude Stein’in etkisinde kaldı. Daha sonra ispanya’da, Meksika’da ve Ortadoğu’da savaş muhabiri olarak çalıştı. “Bir İnsanın Hayata Girişi” (1917) ve Üç Asker” (1922) onun bu döneminin başka bir bağlama oturtulmuş ürünleridir. Daha sonra, estetik arayışlara tutkun bir yazar olarak “Manhattan Aktarmasi’n yazdı; sinema biçimlerinden büyük ölçüde yararlandığı bu romanın baş kişisi New-York kentidir. Ünlü üçlüsü olan “USA”nın (“42. Paralel”, “1919”, “Büyük Para”: 1925) baş kişisi de yine bütün bir Kuzey Amerika oldu iç içe geçmiş ve güncel olaylarla (küçük haberler ve şarkı parçaları) bölünmüş bir bütün yaratmıştır Dos Passos bu yapıtında.

Yazar, başka bir üçlüsünde (“Bir Delikanlının Serüvenleri”, 1939; “Bir Numara”, 1943; “Büyük Plan”, 1959) siyasal yanılsamaları çürüten ve bir anahtar romanın yanlışlarını ortaya koymak isteyen bir tutum içindedir. Daha sonra yazdığı romanları “Manhattan Aktarması” ve “USA” düzeyine erişemedi. Ama Dos Passos, yapıtının bütünüyle, Amerika’da olduğu gibi Avrupa’da da bir okul kurucusu olarak tanınmış ve Jean Paul Sartre tarafından (Sartre, “özgürlüğün Yolları”nda onun büyük etkisini yansıtmaktadır) “çağın yazarı” olarak selamlanmıştır. Dos Passos, psikolojik çözümlemeye sırt çeviren ve toplum içindeki insanın davranışlarını, tepkilerini, jestlerini, kısaca, yaşamlarının dış çizgilerini öne çıkaran bir yazardır.

Amerika Roman Kültürü

Dos Passos, 1935’te, Devrimci Yazarlar Konferansında şöyle diyordu: “Bir yazarın önemi, geleceğin düşüncesini etkileme gücüyle ölçülür.” Kendisi de, özellikle “USA “da ve “Manhattan Aktarması”nda bu tavrıyla belirmiş, “Amerikan rüyası”nın geleceğine kötümserlikle bakmıştır. Biraz da bunun John Dos Passos bir sonucu olarak, yapıtlarında, edebiyatı yadsıdığı, hiç değilse geriye ittiği, bunu da sosyoloji adına yaptığı ileri sürüldü. Ancak, yıllar süren bir çalışmanın sonucunda ortaya koyduğu yapıt, çağın en özgün çalışmalarından biri olarak nitelendirilmekte gecikmedi.

1920’lerde Amerikan romancılığının üçüncü önemli temsilcisi de F. Scott Fitzgerald (1896-1940) idi. Fitzgerald, roman ve öykülerinde ABD’de “Caz Çağı” olarak bilinen 1920’lerin dünyasını anlatıyordu. Bu, “bütün Tanrıların ölmüş, bütün savaşların bitmiş ve bütün inançların yıkılmış olduğu” bir çağ ile karşılaşan “yitik kuşağın” dünyasıydı. Fitzgerald’ın kendi yaşamı da bu panoramanın bir parçası olmuştu: karısı Zelda ile birlikte 1920’lerin Amerikan yüksek sosyetesinde müsrif ve parıltılı bir yaşam sürdürmüşler ve sonunda Zelda onulmaz bir akıl hastalığına, Scott Fitzgerald da alkolizme ve ruhsal-bedensel çöküşe sürüklenmişti.amerika roman

Fitzgerald dar gelirli bir aileden geliyordu; ama zengin çocuklarının gittiği özel okullarda eğitim görmüştü. Başka bir deyişle, hiçbir zaman servet sahibi olmadığı halde, her zaman büyük servetlerin çok yakınında bulunmuştu, ilk romanı olan “Cennetin Bu Yanını (1920) savaştan döndükten sonra yazmış ve hemen ilgi çekmişti. “Yitik kuşağın” umutlarını ve hayal, kırıklıklarını anlattığı bu romandan elde ettiği gelirle Zelda ile evlenmiş ve sadece edebiyatla uğraşmaya başlamıştı, ikinci romanı “Güzel ve Lanetlenmiş” (1922) birincisi kadar başarılı sayılmamıştı. Ama “Muhteşem Gatsby” (1925) yayımlandığında hemen bütün yazar ve eleştirmenler Fitzgerald’da bir “deha pırıltısı” olduğunu kabul ediyorlardı. Bu, büyük ama bulanık ve belirsiz bir düşün peşinden koşan, ancak sonunda parasal dalavereler içinde hem düşlerini hem de kendini yok eden Jay Gatsby’nin öyküsüydü.

Fitzgerald bir makalesinde, “birinci sınıf bir zekânın ölçüsü, birbirine karşıt iki düşünce taşıdığı halde yine de işleyebilmesidir” demişti. “Muhteşem Gafsby’nin gücünü sağlayan nokta da buydu. Fitzgerald, karşıt kutuplar arasındaki bu çatışmayı Gatsby’nin kişiliğinde veriyordu; Gatsby, “Amerikan Düşü”nün kendi içindeki gerilimini de temsil etmekteydi: Çevresindeki çirkin ve kokuşmuş dünyaya karşın büyük umutlar besleyen romantik bir hayalciydi ama bir yandan da umutlan gerçekleştirmek için parasal dalavereler içine girmekten kaçınmayan bir üç kâğıtçıydı. “Amerikan Düşü”nün kaçınılmaz yenilgisi, kitabın son paragrafında lirik bir anlatımla veriliyordu: “Gatsby her yıl bizden biraz daha uzaklaşan o yeşil ışığa, coşkulu geleceğe inanıyordu. Bu her zaman bizden kaçmış olan bir gelecekti; ama ne olursa olsun, yarın daha hızlı koşacağız, kollarımızı daha ileri uzatacağız… Ve bir sabah…

Böyle çabalıyoruz işte, akıntıya karşı yüzen tekneler gibi, durmadan geçmişe doğru sürüklenerek.”

Bu konu aşağıdaki aramalarınıza cevap bulmanıza yardımcı olmuştur umarız..

  • amerikan edebiyatı romanları
  • amerikan edebiyatı yazarları
  • amerikan edebiyatı özellikleri
  • amerikan edebiyatı dönemleri
  • amerikan edebiyatı klasikleri
  • amerikan yazarlar
  • amerikan edebiyatı şairleri
  • amerikan edebiyatı ders notları
▼ Devamını Okumak için TIKLAYINIZ ▼
::: Bu Yazıyı Paylaşabilirsiniz ::::
facebookta yazıyı paylaş
Twitter'da yazıyı paylaş
Google+'da yazıyı paylaş
Sizden Gelen Yorumlar
@Furkan ÖZ -
2018-03-25 23:24:52

Amerikan romancılığında genelde çok sade bir tasvirlerden uzak bir anlatım tercih ediliyor. Olay örgüsü çoğu hikayede birbirini tekrarlıyor. Roman konusunda Amerikalılar maalesef sınıfta kaldı.

Yorum Ekle
© 2018 www.gencturkhaber.com Tüm Hakları Saklıdır.